Her şeyin bir zıddı vardır. Bu tezatlıklar olmadıktan sonra hayatta bir gaye, bir anlam, bir güzellik, bir lezzet ve ehemmiyet yoktur.

Ahd ü peyman verdiğimiz kararlı bir yol sahnesinde bir aktör gibi üzerimize düşen rolümüzü oynamaya çalışırken bir aktörün başına ümit ve coşku gelebileceği gibi yeis ve vesveselerle bir çakıl taşında da olsa düşmeler gelebilir.

Bu tarihi kaneviçe renk renk ipliklerle, en güzel desenlerle, ipince çizgilerle işlenmekte… Omuzlarımızda âli bir emeli bütün ağırlığına rağmen gönül fabrikamızın en mücehhez duygu, düşünce ve sevinçleri doğrultusunda en küçük zerresine varıncaya kadar bütün hayat ve ihtişamıyla hissetmemiz de bir o kadar mukadderdir.

İşte bu ümit ve coşku bütün benliğiyle aktörün ruhunu sardığında o, kanatlarını açarak göklerde hiç durmaksızın pervaz etmek istiyor; içindeki o aşk, iman ve cesaretle yerinde bir an olsun duramıyor ve hatta her şeyi bir anda halletme veya halledebilme zannına kapılıyor, bazen gözlerinde ötelere müteallik düşüncelerden ne şimşekler çakıyor, gözyaşları bazen pınarlar gibi akıyor… En azından hep böyle olmak istiyor.

Ve yine bu aktör, bazen umutsuzluk, kompleks, vesvese bütün benliği ile ruhunu sardığında verdiği bütün ahd ü peymanları unutuyor, her şeyi boş verme zehabına kapılıyor, herkesin kendisini tahkir ettiğini zannediyor, yaptıklarında bir hata olsun veya olmasın baltalandığını tasavvur ediyor… Ve gaflete kapıldığı bir anda ruhunu bu karanlıklar bütün haşyet ve dehşetiyle sarıp onu uyuşuk, her şeyden bîhaber, vurdumduymaz konumuna getiriyor.

Bu iki her durumda da ölçülü olmasını bilmiyoruz veya bilip de bunu bir türlü tatbik sahasına koyamıyoruz. Ve hepsinden kötüsü de “boş ver” deyip…

Yürüdüğümüz bu yolda mademki beraberiz ve durmaksızın yürümeye de kararlıyız; o zaman göklerde pervaz etmeye çalışan gönül eri bu tür kardeşlerimize her zaman destek olmalıyız, ümitlerini kökten yok edici hareket ve sözlerde bulunmamalı ve onların arada şevklerini artırma adına bir gurur damarlarını takdir babından okşamalıyız.

Kırmış olduğumuz böyle birisi varsa doğru istikametteki yola koyabilmek için varsa eğer kendi çıkar ve gururumuz bunları bu uğurda ayaklarımızın altında çiğnemeliyiz. El verir ki kırılmış olsa da kendi haysiyet ve gururumuzu çiğnemekle onu yaklaştırmış oluruz. Yola girdiğinde gurur duymalı, onu utancından yerin dibine geçirmemeli ve onunla birlikte bu mutluluk muştusunu haykırarak paylaşmalıyız.

Sen baltalanan ulu bir çınarın sürgünlerisin. Elbette kökünden kopartılacaksın, kendini bilmezlerin hücumlarına maruz kalacaksın, sıcak sularla haşlanacaksın… Daha da önemlisi yanındakilerle tatlı bir rekabette olacaksın. Ama hiç bir zaman yılmayacaksın. Ceddine yetişmek için akıllı adımlar atacaksın… Şair gibi diyeceksin: “Sen çalış olmazsa âlem sıkılsın.”

Hiç bir zaman şunu unutma: birini imana kazandırman nasıl ki sahralar dolusu kırmızı tüylü deveden bin kat daha hayırlı ise birini isteyerek veya hataen kaybetmen bu hayır akıbetinden hem mahrumiyetin ve hem de onun açtığı her kötü yolda müsebbibi sensin.

Bu yolda yürürken çok dikkatli ve özenli hareket edilmeli ki ne gönüller kırılmalı, ne de gönüller fazla kabartılmalıdır. Hep o ümit ve minval üzere…